Keyfi cezalandırmalar yeniliklere neden zararlıdır?

• Düşük Sermayeler İle (2000-3000TL) Yatırım Yapmak Mümkün!-Sanal Parayla Ücretsiz Deneyin!-İlandır

Kanunların keyfi olması ile keyfi uygulanması farklı şeylerdir. Keyfi bir kanundan daha beter bir şey var ise keyfi kanun uygulamasıdır. Ancak elbette buradaki keyfiyet toplumsal değil de herhangi bir bireyin veya bir avuç azınlığın iradesini yansıtma anlamındadır. Toplumsal keyfiyeti kötü bir şey olarak addedemeyiz zira toplumsal keyfiyet kaçınılmazdır.

Türk Ceza Kanunu; “bu türden bireysel keyfi cezalandırma uygulamalarına karşı tavrını” aşağıda görebileceğiniz üzere net bir şekilde ortaya koymuştur.

TCK MADDE 2. – (1) Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz.

(2) İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz.

(3) Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz.

Özetle sevgili Türk Ceza Kanunu diyor ki: “Bak gardaş, sana garşı ben hep son derece açık ve net olmaya çalışacağım. Ben öyle lafı dolandırmayı pek sevmem. Eğer benim bu açık kurallarıma karşı çıkarsan canını yakmak zorundayım, senin hürriyetini alıkoyarım, seni cezalandırırım. Ayağını denk al, akıllı ol! Asabımı bozma ki seninle iyi anlaşalım

Sevgili Türk Ceza Kanunu düzeni tesis etmeyi, barışı sağlamayı, suçla mücadeleyi, güvenliği sağlamayı, özgürlüğü garanti altına almayı kendine görev bilmiş bir organ olduğu için bu zorlu görevi tesis edebilmek için birazcık emrivaki, dobra, tehditkar, sert ve katı olmak durumundadır. Bu organın şakası şukası yoktur. Çoğu zaman da affedici değildir. Gözünüzün yaşına bakmaz. Eğer Türkiye topraklarında yaşıyorsanız ve onun kurallarına aykırı davranıyorsanız sizi bir şekilde bulur ve canınızı hukuka uygun şekilde yakar. O sebeple bu güçlü organı sakın ola hafife almayınız lütfen. Bunları buraya yazdım çünkü bu bilgilere en aşağıda bir sonuca varmaya çalışırken ihtiyacımız olacak.

—————————

Sevgili okurlarım; insanlar birçoğu bazı düşünceleri ve fikirleri kolay kolay idrak edememektedir. Öyle ki bazı fikirlere erişebilmek için öz saygı, insanlık, benlik, ego, intikam, kin, nefret, öc alma gibi şeyleri bir kenara bırakmak lazım. Ancak bu sayede tarafsızlığa, objektifliğe yaklaşıp ideolojik saplantıların yarattığı tıkanıklıklardan bir çırpıda kaçabilir ve sıyrılabilirsiniz. Demem o ki ancak ve ancak bu tip sıyrılmalar sayesinde Mustafa Kemal Atatürk’ün bahsettiği o “fikri hür, vicdanı hür” düşünme stiline sahip olabilirsiniz. O sebeple ben bu yazıyı yazarken kendimi bir insan olarak görmüyorum. Kendimi bir tür hayvan, böcek, kedi, uzaylı, kuzgun ya da ne bileyim salyangoz olarak hayal ediyorum ki tabulardan, kalıplardan uzakta sonsuzluğun yakınlarında daha esnek ve yaratıcı düşünebileyim. Hatırlarsanız Game Of Thrones’da etrafı gözlemleyen kuzgunlar vardı. İşte siz de iyi bir gözlemci olmak istiyorsanız insan değil kuzgun gözüyle etrafı gezmelisiniz. Size de bu düşünme methodunu tavsiye ederim. Şimdi konumua dönelim.

Ne diyorduk. “Keyfi cezalandırmalar” konusundan bahsediyorduk.

Her ne kadar keyfiyetten bahsettiğim şu makalemden
görebileceğiniz üzere esasında tüm ahlaki normlar, kanunlar, yasalar, örfler, adetler insanoğlunun toplu halde mutabık olduğu “keyfi normlar” olsa da toplumun ezici çoğunluğunun kolektif keyfiyetini yasaların özüne ve ruhuna tatbik etmektense az sayıda bireyin, grubun, bir avuç egemenin veyahut tek bir kişinin keyfiyetlerini yasalara aşılamak arasında dağlar kadar farklar bulunmaktadır.

Mesela sevgili Türk Ceza Kanununda “açık saçık giyinmek” diye bir suç yer alsa idi bu yasanın uygulanabilitesi yapısı itibariyle fevkalade zararlı türden bireysel keyfiyetlerle ve hüsranlarla dolu olacaktı… Savcının birisi etek giymeyi diğeri ise dar kot pantolon giymeyi açık saçık giyinmek olarak varsayıp istemeden topluma eziyet etmiş olacaktı… En nihayetinde yüksek ihtimalle böyle böyle kadınlar sokağa bile çıkamaz hale gelecekti…

Yasaları yorumlarken aynı benim yukarıda yaptığım gibi kin, nefret, intikam, ego, ideolojik saplantı gibi şeylerden ırak kalmak gerekir. İşte bu sebeple ceza yasaları dizayn edilirken özenle “açık, net, belirlenebilir ve bireysel keyfiyete imkan tanımayacak ya da olabilecek en az derecede bu keyfiyete izin verecek şekilde” olmasına dikkat edilmiştir.

Nitekim; bu yukarıda bahsettiğim insani duyguları; yasaları yorumlama noktasında %100’e yakın şekilde sıfırlayabilmek; ancak ve ancak bir savantın, bir akıl hastasının ya da bir uzaylının yapabileceği türden ağır bir beceri olduğu için Türk Ceza Kanunu 2. maddesi Türkiye’de yaşayan her insana “ben sizlere garşı gayet açık ve net olacağım” diyerek vaatte bulunuyor.

Yani buraya kadar özetlemek gerekirse Türk Ceza Kanunu; uygulayıcı savcı ve hakimlerin en nihayetinde insan olmalarından dolayı “hatasızca ve kusursuzca yapamayacaklarını, beceremeyeceklerini tahmin ettiği türden soyutluk dolu ödevleri yüklememekten” OLABİLDİĞİNCE kaçınacağını beyan ediyor.

Ancak aşağıda da bahsettiğim üzere sevgili Türk Ceza Kanunu çoğu zaman bu vaadini yerine getiremiyor ve kendisi ile istemeden de olsa çelişmek durumunda kalıyor.

Uygulayıcıların görevi de zaten bir tür keyfiyet olduğu için onları görevlerini yaparken kanundan doğan hak ve yetkileri kullanmaları dolayısıyla kanunilik sınırları içerisinde değerlendirebilsek de onların da en nihayetinde insan olmaları gereği çoğu zaman hatalardan kurtulamıyoruz. Gerçi hoş; “hatasız bir sistem ütopyadır ama yine de insanlar olabilecek en iyiye ulaşmaya çabalamakla iyi etmiş olmazlar mı?“.

Not: Net, kesin, nokta atışlı ceza yasalarına hukuk terminolojisinde “kazuistik yöntemle tasarlanmış yasa” denilmektedir.

Buraya kadar “toplumun ezici çoğunluğunun görüşünü yansıtmayan türden keyfi cezalandırmaların‘ ceza kanunun ruhuna, özüne, lafzına aykırı olduğunu” anlatabildiysem ne mutlu bana.

—————————–

Şimdi ise keyfi cezalandırma ya da cezasız bırakma konularının uygulamasına biraz değinmek istiyorum.

Ceza Kanununun keyfi bir cezasızlığa veya cezalandırmaya pratikte tümden izin vermediğini düşünenler yanılıyor. Birçok kanun ister istemez “keyfiyete olanak tanıyacak bir tabiatta yazılmak zorunda kalındığı için” bu durumlardan tamamen kaçış yok gibi bir şey. Zaten eğer bu durumdan tümden kaçabilseydik “hakim ve savcı diye bir meslek olmazdı! Bu insanların görevi bireysel keyfiyeti toplumsal ve kolektif keyfiyet seviyesine çekmek ve olabildiğince tarafsızca karar vermek değil midir?

Birçok durumda ve olasılıkta hakim ve savcılar cezalandırmama veya cezalandırma konusunda toplumsal keyfiyeti uyarlama hususunda yetki ve görev sahibidirler . Ayrıca istemeden de olsa bu aşamada niyet okumalara, düşünce tahmin etmelere, poker oynamalara, rulet oynamalara bulaşmak zorunda kalmaktadırlar.

– Mesela 5 yıldan 10 yıla kadar yargılanan bir şüphelinin tam olarak kaç yıl ceza alacağı tamamen hakimin takdirine kalmıştır. Hakimin hayat görüşü, değer yargıları, duyguları, vicdanı, egoları, kompleksleri olayın oluş şeklini değerlendirmesi gibi soyut şeylere göre sonuç ceza tayin edilir. Teoride elbette işin içine egoların ve komplekslerin girmemesi ve bireysel keyfiyetten ziyade toplumsal keyfiyetin %100 olarak yansıtılması gerek olsa da uygulamada bunun imkansız olduğu acı gerçeğini belirtmek durumundayım. Ortalama bir insanoğlu egolarından, duygularından ve komplekslerinden ayrı düşünülemez. En nihayetinde bu bahsettiğim sonuç ceza, çoğu zaman alt sınırdan tayin edilse dahi eğer ki bir hakim olayın oluşuna uygun olarak üst sınırdan ceza vermek isterse ve üst sınırdan verme sebebini de “kendince yeterli sayılabilecek şekilde en samimi şekilde gerekçelendirirse” bu karara ‘karar esasında yanlış bile olsa‘ üst mahkemenin karşı çıkabilmesi de çoğu zaman imkansız denecek kadar zordur. Zira soyutluk beraberinde ölçme ve hesaplanma güçlüğünü de getirir. O sebeple üst mahkemeler yeterli gerekçe ile üst sınırdan verilen alt mahkeme cezalarına karşı bir gerekçe sunmakta çoğu zaman istemsizce başarısız olmak durumundadırlar.

– Para cezası veya hapis cezası gerektiren suçlarda da ikisinden birini seçme konusunda hakimlere kolektif keyfiyeti uygulama görevi yüklenmektedir.

– Yine taksir-kast-olası kast ayrımı noktasında niyet okumak durumunda kalan uygulayıcılara bir tür toplumsal keyfiyeti uygulama görevi yüklenmektedir.

– HAGB ve erteleme müesseselerinin uygulanıp uygulanması konularında da hakimlere ister istemez toplumsal keyfiyeti uygulamama yönünde ödev yüklenmektedir. Kanunlar doğaları gereği her bir olaya özel olarak hangi durumlarda HAGB uygulanıp hangi durumlarda uygulanmayacağını yazamadığı için pratikte bu belirleme görevi uygulayıcılara düşüyor.

• Düşük Sermayeler İle (2000-3000TL) Yatırım Yapmak Mümkün!-Sanal Parayla Ücretsiz Deneyin!-İlandır

İyi de peki bu keyfiyetler o kadar mı zararlı, o kadar mı kötü bir şey?

Dikkat ettiyseniz “keyfi uygulamaların tümüne karşı olduğumu asla belirtmedim“. Hatta özünde tüm ahlakın çeşit çeşit toplumsal keyfiyetlerden ibaret olduğunu bile belirttim. Zaten keyfiyetlerin her türlüsüne tamamen karşı çıkabilmenin de imkansız olduğunu yukarıda az çok anlattım. Yazının sonuna doğru hem bireysel hem toplumsal bir tür keyfiyet olan ‘vicdan‘ olgusunu ele alıp bir tez ileri süreceğim.

Keyfiyet‘ dediğimiz olgu; “toplumsal değil de ağırlıklı olarak bireysel olarak var olursa tehlike ve sakınca dolu bir hal almaktadır.

Bu noktada belirtmek isterim ki ; “toplumsal keyfiyet” kelimesinin daha süslü ve daha şaşalı bir eşanlamlısı daha vardır : Milli irade!. İş bu sebeple gerekçeli kararlar verilirken bu kararların en tepesinde koca koca “Türk Milleti Adına” yazar…

——————————-

Keyfi cezalandırma ve yenilik, gelişim, inovasyon ilişkisi

Şimdi dananın kuyruğunun koptuğu kısma geçtik nihayet. Bu noktada belirtmek gerekir ki parlakfikirler bir ekonomi sitesi olduğu için bakış açısı ağırlıklı olarak bu yönde olacaktır. O sebeple lütfen bana “bilmemne siyasi, ideolojik saplantılı partisini, grubunu hiçe saydığımdan” bahisle kızmayınız.

Nasıl ki hukukun yaptırım gücü ceza kanunları, ordu, polis, hakim-savcıda ise ekonomik dünyanın yaptırım gücü de “görünmez eldedir“. Keyfi cezalandırmaların görünmez el ile olan ilişkisine değineceğim bu kısımda.

Son dönemlerde aniden parlayan, ortaya çıkan, patlayan, kuralları kökünden değiştiren şirketlere göz attığımız zaman birçoğunun bilgi çağının getisi olan internet şirketleri olduğunu görmekteyiz.

Bu şirketlerin maddi varlıkları ise devasa petrol şirketlerini, eski tip endüstriyel ağır sanayi şirketlerini solda sıfır bırakacak büyüktedir. Üstelik bu hacimlere, cirolara aniden sahip oldukları daha bir göze çarpıyor. Yani kısaca dünya ölesiye bir hızla değişiyor. Endüstri 4.0 denilen yeni çağın trenini yakalayabilen toplumların diğerlerine nazaran daha müreffeh olacağı gün gibi ortada.

Peki buraya kadar bahsettiklerimden daha da ilginci nedir biliyor musunuz?

Bu inovasyon, yenilik, girişimcilik trendlerinden en başarılı insanların nispeten daha oyunbozan, daha aykırı, daha cins diye nitelendirebileceğimiz tiplerden çıkıyor olmasıdır. Yani farklı düşünen yaratıcı insanlardan oluşuyorlar. Bu farklı ve yaratıcı insanlar ise ne yazıkki kendilerine hata yapma imkanı tanıyan sahalarda, habibatlarda yetişmektedirler. Yani baskıcı, otoriter, katı, acımasız, sert hukukun uygulandığı, keyfi cezalandırmaların söz konusu olduğu coğrafyalarda değil de “her anlamda ÖZGÜRLÜKLERİN OLDUĞU COĞRAFYALARDA” yetişmektedirler.

İşte bu bahsetmiş olduğum özgürlük ise başta ifade özgürlüğü olmak üzere bireysel özgürlüklerin geniş olduğu iklimlere işaret etmektedir. Yani devlet için halk değil de halk için devlet prensibimi benimsemiş, kanunilik ilkesine uygun dizayn edilmiş, keyfi uygulamalara cezalandırma boyutunda izin veren kanunların en aza indirgenmiş olduğu yasalara sahip bölgelere işaret etmektedir.

Bu başlıkta kanunilik ile yaratıcılık ilişkisini niye ele aldım biliyor musunuz?

İnternet dünyasında bir yenilik yaratmak isteyen hemen hemen her yaratıcı insanın ister istemez “gri alanlara” ayak basmak zorunda olduğu gerçeğine binaeten ele aldım.

Peki nedir bu gri alanlar?

Kerim’e göre suç, Mehmet’e göre suç olmayan şeylerdir gri alan. Yani belirsiz. Olabilir de olmayabilirde diye nitelendirdiğimiz hukuki alana gri alan diyoruz.

Peki aylarını, yıllarını, onbinlerce dolarını şevkle, canla başla bir internet projesine adamış bir insanı en çok ne korkutabilir, yıldırabilir acaba?

Parasızlık mı, hastalık mı, rekabet mi? Hiç sanmıyorum.

Bu internet girişimcisi kardeşimizi en çok yıldırabilecek, korkutabilecek, kaçırabilecek olan şey “gri alanların çokluğu ve suç sayılabilmesi ihtimanin yüksekliğidir”. Zira böylesi bir ihtimalde uzun vadede piyasada barınabilmesi imkansızdır. İmkansız olmasa bile yani sadece ihtimal dahilinde olsa bile bu yüksek ihtimalin bilincinde olan internet girişimcisi kardeşimiz ise o projeyi kendi ülkesinde yapmaktansa gidip başkaca bireysel özgürlüğe sahip olduğunu hissettiği ülkelerde yapmayı tercih edecektir. Açıkcası bu noktada gerçeklerden bile daha önemli bir şey var ise o da “hissiyattır“. Özgürlüklerin olup olmadığından daha önemli bir şey var ise o da hissiyatının olup olmadığıdır.

Yani sonuç olarak bireysel keyfiyetler sonucu cezalandırmaya izin veren kanunların ve uygulamaların sonuçları, ekonomik boyutlarda irdelediğimizde uzun vadede sandığınızdan çok daha ağır faturalara gebe olabilir. Zira bu türden bireysel keyfiyetler sonucu ortaya çıkan cezalandırmalar bilgi çağı trenini bile kaçırmamıza sebep olacak nitelikte Türk milletine karşı işlenmiş çok ağır bir cürüm sayılabilir… Bilgi çağı trenini kaçırmamız da gelecekte bizlere bugünün Afrikasına baktıkları gibi bakmalarına sebebiyet verebilecek ihtimalleri barındıran bir vukuattır.

Netice itibariyle bireysel özgürlüğü hissedebilme” denilen şey işte bu neden-sonuç ilişkilerinden dolayı hayati önem taşımaktadır.

Hukuk düzenine boşu boşuna “yaşamın temeli”, “ekonominin temeli” demiyorlar.

Kişisel hırsları, bireysel egoları, kibirleri, ideolojik saplantıları prim gören ülkeler özgürlükten mahrum kalır. 3 kuruş etmeyen lanet kavgaları yüzünden milyarlarca dolarlarından mahrum kalırlar. Üstelik bu mahrumiyeti de ekonominin görünmez elinin sebep olması dolayısıyla neredeyse hiçbir güç durduramaz.

Ortadoğunun böylesi zelzele dolu olmasının cevabı da yukarılarda saklıdır.

Birçok ülkenin, bireysel özgürlükleri ve daha da önemlisi bu izafi özgürlüğün hissiyatını; laf olsun diye, hediye olsun diye, lütuf olsun diye tesis etmediğini anlatabildiğimi düşünüyorum.

Bakın size daha acı gerçeklerden bahsedeyim. Cezalandırma politikası daha vahşi, agresif olan ülkelerde yetişen yenilikçi, yaratıcı insan sayısı ile cezalandırma politikasında vücut dokunulmazlığına yönelik suçlar hariç 15 yıldan fazla süreli hapis cezası yatarlarları öngörülmeyen iskandinav ülkelerinde yetişen yenilikçi, yaratıcı insan sayısını kıyaslarsak kat kat farklar bulacağımıza %100 eminim. (Elbette bu örnekte Amerika kocaman bir istisnadır, en önemli pazarlama aracı ‘özgürlük‘ olan ve bu uğurda heykeller bile diken bir ülkeyi bu kategoride ele alamaycağım; zira esasında özgürlükler seviyesi diğer ülkelere göre çok da yüksek olmadığı halde her tarafı özgürlük doluymuşcasına en iyi hissetirebilmeyi pazarlamalar yoluyla başarabilen bir ülkedir Amerika. Bu açıdan ‘dolandırıcı gibi pazarlamak’ deyimi tam Amerikalılara uyuyor)

O sebeple bence ekonomik açıdan “cezasızlıktan” daha beter bir şey var ise o da yok yere ve gereğinden feci derece ağır şekilde cezalandırmaktır. Zira yolsuzluğa, rüşvete, pisliğe, işkencelere bulaşmış olan insanları; gereğinden daha şiddetli, orantısız ve son derece ağır şekilde cezalandıracağım diye ceza kanunlarını haddinden misli misli ağır cezalar ile donatmak dengeleri bozmak demektir ve dolaylı yoldan “yaratıcılığa, yeniliğe, gelişime” ağır darbeler vurmak demektir . Zira bu ihtimalde duygular hırs haline gelmektedir ve hırs ise hukuk düzeni açısından son derece zararlıdır. Bu türden hırslı insanlar istemeden hukuk düzeninden hırsızlık yapmış oluyorlar. Bireysel keyiflerini de toplumsal, kolektif keyiflerin ve hakiki anlamda milli iradenin ve de en önemlisi “DENGELERİN” üzerinde tutmuş oluyorlar. Tabii ki gelişim ve yeniliğe imkan tanıyacak dengelerden bahsediyorum.

Ceza hukuku düzeninde bireysel keyfiyetler ille de var olacaksa cezalandırma noktasında değil de “vicdani kanı ile cezalandırmama noktasında” daha ağırlıklı olmalıdır diye düşünüyorum. Zira kazuistik yöntemle tasarlamak zorunda kaldığımız ceza kanunları teknolojinin gelişmesiyle ve yeni bir çağa girmemizle birlikte somut sosyal olaylara uyarlanma noktasında kusursuzluktan daha da uzaklaşacaktır. Bu da beraberinde “vicdani kanı ile cezalandırmama” müessesinin şartlarının yasada yer alması suretiyle bir şekilde hukuk düzeninde barınabilmesini zorunlu kılıyor diye düşünüyorum. Vicdani kanı ise neredeyse yarı yarıya hem bireysel hem de toplumsal keyfiyet içermektedir. Bu yönüyle vicdan “yukarıda kötü addettiğimiz bireysel keyfiyetlerin çok özel bir tür istisnasıdır“. Tabii ki böylesi bir müessese vücut dokunulmazlığına yönelik olmayan ve toplumda sıkı infialler yaratmayacak türden olan üst sınırı 10 yılı geçmeyen suçlar için söz konusu olmalıdır ki toplumsal-kolektif keyfiyete daha uygun olabilsin. Bu paragraf elbette benim hayallerim ve fantazilerimden ibaret. Toplumumuzun böylesi bir sistem için en az 30 yıl daha beklemesi gerekmektedir.

Esasında pratikte var olan cezalandırmama noktasınaki “vicdani kanı” mekanizması çağa ayak uydurabilmez adına yasalarda da daha detaylıca var olmalıdır.

Ancak ve ancak böylesi bir mekanizma; “bu ne la, böyle saçma bir şeyden 20 sene yatılır mı?” türünden tepkilerin ve yersiz cezalandırma korkusunun toplumdan %100’e yakın oranda yok olmasını sağlayacaktır. Amerikalılar böylesi durumları “jüri sistemi” sayesinde çözmüşlerdir. Kim bilir, belki de Amerika; yukarıda bahsettiğim o “özgürlük hissiyatı ve hukuk güvenliği duygusunu“, bu saçma görünen ama işe yarayan sistem sayesinde ‘dünyanın en yüksek insan hapsetme oranına sahip ülkesi olmasına rağmen‘ insanlara yedirebiliyor…

Ayrıca ağır suçlar için cezasızlığın da bir çeşit “keyfi cezalandırma olduğunu” belirtmek isterim. Yani sokakta birileri sizi “suçlu” varsayıp kendi kafasına göre yargıladıktan sonra öldürebiliyor ya da yaralayabiliyorsa bu da vatandaşlar yoluyla gerçekleştirilen keyfi bir cezalandırmadır.

Başlıktaki soruya kapsamlı ve doyurucu cevap bulabildiğini düşünüyorum.

Saygılarımla
Parlakfikirker admininiz

Not: Bu yazı; hukuk düzeninde insan duygularını tamamen hiçe sayan; insanoğlunu bir robota indirgeyen; gelişimi ve yeniliğini hiçe sayan; 19. yüzyıldan kalma katı-pozitivist hukukçulara armağan olsun. Sonra da Türk milletine armağan olsun. 🙂

• Düşük Sermayeler İle (2000-3000TL) Yatırım Yapmak Mümkün!-Sanal Parayla Ücretsiz Deneyin!-İlandır • “Parlakfikirler” Yazarı Olabilir Ve Ek Gelir Elde Edebilirsiniz!-Editörlük Başvurusu İçin Tıklayınız.

Yorum yap

Lüften yorumunuzu giriniz
Lütfen adınızı giriniz