TÜRKİYE’DE YAZAR OLMAK

80 Kuşağı hatırlar: Çocukken önümüze iki ışıltılı yol çizilirdi. Mutlu mu olmak istiyorsun? Ya topçu ya popçu olacaksın. Mahallenin gençleri, çocukları ileride futbolcu olmak için, altın goller atıp gani gani altınlara konmak için az mahalle maçı çevirmediler aralarında. Mahallenin kızları ise annelerinin tarakları, parfüm şişeleriyle az düet yapmadılar Yıldız Tilbeler, Sezen Aksularla.

Doksanların sonunda ise herkese ezbere bir şekilde ‘’bilgisayar mühendisi’’ olmak istiyordu.
‘’Oğlum büyüyünce ne olacan sen bakayım?’’
‘’Bilgisayar mühendisi amca…’’
‘’Aaa ne güzel. Neden peki?’’
‘’İşte bilgisayar falan…’’

Birçoğumuz hayallerimizin, planlarımızın kıyısından bile geçemedik. Topçu olmak isteyen en fazla bir şirkette üst düzey yönetici oldu. Toplantılarda müdürün yaptığı ortalarda kafaya yükselebildi. Popçu olmak isteyen en fazla çektiği banka kredileriyle mahallesinde kuaför dükkanı açtı. Arada gözü dükkandaki parfüm şişelerine gitse de artık sadece duş alırken şarkı söylüyor.

Kimileri, riske girmeyip babasının işini devraldı.
Kimileri, uzun mesailer sonucu durup dururken işkolik oldu.
Kimileri bankacı, kimileri set işçisi, kimileri tornacı, kimileri tekstilci oldu.

Ve kimileri de tamamen riske girip adeta mazoşistçe bir hırsla roman yazarı oldu, bu ülkede.

Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değil

Hepimiz biraz düşünürsek gözümüzde canlanır. Masasının başında bir yazar vardır. Gözlüklü, kirli sakallı, karizmatik, kafası karışık… Yazdıklarını bir bir daktilosundan çıkartıp çöp kutuna atar. Çöp kutusu dolmuştur. Yazar, son derece pahalı purosundan bir nefes çekip son derece pahalı viskisinden bir yudum alır ve dışarıya bakar:

‘’Olmuyor. Olmuyor. Üretemiyorum. Tıkandım.’
Bunlar bize Hollywood’un prototip olarak çizdiği yazar görünümleridir ve sahtedir. En azından bu ülkede…
Yılda 500 milyonu geçkin kitabın basıldığı ve kişi başına düşen kitap sayısının 6.5 olduğu ama yılda kişi başına 1 kitap bile okunmadığı bir ülkede yazarın, üretmemek, üretememek gibi bir şansı yoktur öncelikle.

Rahatlığın olduğu yerde kafa karışıklığı var. Parametreler ne kadar rahatsız ve huzursuz hissettirirse üretim o kadar artar.
Türkiye’de Roman Yazarları Ne Kadar Kazanır Ya da Kazanır mı?

Artık birçok yayınevinin ‘’kağıt parası’’ karşılığı kitap bastırdığını biliyoruz. Yani yazara telif vermek şöyle dursun yazardan eseriyle birlikte bir miktar para alıp o kitabın yayımlanma aşaması başlatılıyor. Bu süreç, en azından ‘’ilk kitap’’ yayınlatma denemelerinde böyle.

Herkes yazıp kimse okumayınca yayınevlerinin ticarethane gibi çalışması kaçınılmaz oluyor. Türkiye’de kitaptan nadir olarak ya çok yüksek meblağlarda para kazanılıyor ya da sadece aylık kira ödeyebilecek kadar. Hal böyle olunca roman yazarlarının kitaplarından para kazanması şimdilik ufukta görünmüyor.

Asıl üretici güç ve emek noktası yazarın kalemi olmasına rağmen, yazarların giderek fakirleşmesi ve zor durumlarda kalmaları, buna paralel olarak yayınevlerinin giderek zenginleşmeleri, ileride ortaya ciddi bir paradoks çıkaracaktır.

’Yazacak kalem bulamazsan; kime neyi satacaksın’’ paradoksu en azından ‘’okumamak’’ kadar ciddi bir tehlike arz ediyor. Bekleyip göreceğiz.

Peki Ya Yayınlanma Süreci?

Eserleriniz yayınlanmadan önce roman ya da hikaye adıyla değil ‘’dosya’’ adıyla nitelendirilir. Yayınevlerine gönderdiğiniz her roman bir ‘’dosya’’dır yani ‘’müstakbel roman.’’
Yüzlerce yayınevi ve karşısında yazılmış binlerce dosya. Yayınevine gönderilen dosyaların iadesi genelde okunmadan yapılıyor. Bunu bilmek için ciddi araştırmalar yapmaya lüzum yok. Yazdığınız 300 sayfalık roman, bir hafta içinde size geri gönderiliyorsa: Bu kitap ne zaman okundu, ne zaman editörlük sürecinden geçti; ne zaman ortak bir kararla reddedildi? Elbette bu soruları sormaya hakkınız var. Yayınevlerine duyurmadığınız sürece.

Ne kadar olumsuz bir portre çizsem de maalesef günümüz yayıncılık dünyasının gerçekliği bunlar. Okuduğumuzdan kat be kat çok yazdığımız için; yazdığımızdan çok daha az okumayı kendimize layık gördüğümüz için, edebiyat dünyası tam bir kaos içinde.

Bu kadar az okunuyorsa bu kadar kitap nasıl basılıyor sorusunun cevabını da az önce üstünkörü verdik. Edebiyat ticaret ile el ele yürüyor. Editörlük ile muhasebecilik işleri birbirinin içine geçti. En azından genel tablonun yüzde sekseni bu yönde. Şimdilik. Daha kötüye ya da umuyoruz ki daha iyiye evrilmek üzere.

YAZAR OLMAK İÇİN NE GEREKİYOR?

Sanatın her dalları için geçerli olan ilk kuraldır belki de. Senden önce üretilmişleri en eskisine kadar bilmek, hatmetmek derecesinde derinlerine inmek… İyi bir sinemacı, kendi filmini çekene kadar kendisinden önce çekilmiş binlerce filmi izlemek zorundadır. Ne yapacağını keşfetmek için, kendisinden önce yapılanları görmeli, onları sentezlemeli ve kendi gerçeğini, kendi sanatını bulmalıdır.

Aynı şey bir roman yazarı için de geçerli. Türkiye’de roman yazarı olmak isteyen biri, öncelikle kendi ülkesinin edebiyatını, edebiyatının tarihini bilmek durumundadır. En eskisinden en günceline, en klasiğinden en modernine kadar irdelemeli; başlangıç noktasını ‘’bilmek’’ eylemi üzerinden çizmelidir.

Türk edebiyatında Karacaoğlan da vardır; Orhan Pamuk da. İki isim de bambaşka çağların bambaşka edebiyatlarını üretmişlerdir. İki ismi de bilmek, en başta bir zenginliktir. Edebiyat, zenginlikle başlar.

Roman yazarı olmak için bir diğer şart da sürekli yazmaktır. Yazma edinimi, kurgu, karakterlerin oluşturulması; başlı başına araştırma ve mesai isteyen özelliklerdir.
Bunun dışında diğer sanat dallarından da beslenmek gerekir. Özellikle sinema, ‘’görsel edebiyat’’ olarak roman yazarlığına doğrudan destek veren sanat türüdür.
Her şeye rağmen durum o kadar da ümitsiz değil. Her koşulda üretmeye, doğurmaya, yaratmaya devam etmeli. Devam etmeli ki; bir gün tüm istatistikler aksini göstersin. Bir gün tüm meydanlar ellerinde kitaplar olan insanlarla dolup taşsın.

“TÜRKİYE’DE YAZAR OLMAK” üzerine bir yorum

Yorum yapın